Laiklik Üzerine

Print Friendly, PDF & Email

Bugün, 2018 yılında, 3 Mart Devrim Yasalarının kabulünün 94. yıldönümünü yaşıyoruz. Laiklik ilkesinin temel taşlarından olan bu yasalarla, Halifelik kaldırıldığı gibi, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği sağlanmış ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) kapatılmıştır.

Halifelik makamının kaldırılması (o dönem için sembolik yapıda olsa da) dini bir lideri devre dışı bırakırken, Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılmasıyla şeriat hükümlerinin hukuksal / toplumsal ilişkilere etkisi ortadan kaldırılmış, vakıfların işleyişine de yeni bir düzenleme getirilmiştir. Sağlanan eğitim birliği ile de ülkedeki tüm eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına (Maarif Vekaleti) bağlanarak devletin eğitim üzerindeki kontrolü sağlanmış, çok başlı eğitim düzeni ortadan kaldırılarak çağdaş bir eğitim sistemi benimsenmiştir. Bu devrimlerinin tümünün laiklik ilkesine yönelik yapıldığını söylemek yanlış olmaz.

Nitekim bu uygulamaların neticesinde “Devletin dini İslamdır” maddesinin kaldırılmasıyla 1937’de laiklik ilkesinin anayasal hükme kavuşması sürecini yaşanmıştır.

Peki nedir bu Laiklik? İnceleyelim:

Laiklik Nedir?

 Laiklik, minimum anayasa düzeyinde benimsenmiş ve devletin bir dini diğer dinlerden üstün görmediği, dinlere karşı tarafsız kaldığı ve halkın da benimsediği inancı/dini özgürce yaşamasını sağlayan bir ilke olarak tanımlanabilir.

Laiklik ilkesini çoğunluğun bildiği gibi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlamak laikliği eksik bırakmak demektir. Ben bu tanımlamayı bu sebeple doğru bulmuyorum. Devletin, din işlerini düzenlemesi, çok doğru bir çaba olduğu gibi laiklik ilkesinin de kuvvetlenmesine etkisi olduğunu iddia ediyorum. Örneğin; Diyanet İşleri Bakanlığı gibi din işlerine yönelik kurumların varlığını yasa ile güvence altına almak devletin din işlerine yönelik bir çabası değil midir?

Peki, laiklik, devletin dininin olmamasıdır şeklinde tanımlanabilir mi? Evet, laiklik devletin dininin olmamasıdır; ancak bu kısa tanım da laikliği eksik bıraktığı için doğru tanımlamaz.

O zaman laiklik nedir?

Öğrendiklerim çerçevesinde bir tanımlama yapmam gerekirse, laiklik, minimum anayasa düzeyinde benimsenmiş ve devletin bir dini diğer dinlerden üstün görmediği, dinlere karşı tarafsız kaldığı ve halkın da benimsediği inancı/dini özgürce yaşamasını sağlayan bir ilke olarak tanımlanabilir.

Şimdi bu tanıma ait durumları ayrı başlıklarda kısa inceleyelim:

Anayasal Laiklik

Yukarıdaki tanımda da bahsettiğim üzere, bir ülkede benimsenen laiklik prensibinin anayasal kurallarla benimsendiği herkesçe anlaşılabilir durumda olmalıdır. Kurallar hiyerarşisine göre anayasal bir güvenceye sahip olmayan laiklik, yani kanunlar, yönetmelikler, tüzükler çerçevesinde kalan bir laiklik, anayasal düzeyde korunmadığı müddetçe kadüktür.

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Anayasamızın değiştirilemez maddelerinden olan 2. madde Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet olduğunu belirtir. Laik ilkesi de yukarıda belirttiğim gibi 1937 yılında anayasal bir hükme bağlanmış durumdadır.

Devletin Dini / İnançsal Tarafsızlığı

Laiklik, devletin bir dini (Müslümanlık, Yahudilik vb.) referans almadan her dine (ve daha doğru bir ifade ile inanca, yaşayışa) eşit uzaklıkta olduğu, yani dinlere karşı tarafsız davrandığı/olduğu bir prensiptir. Her ne kadar ülkemizde Müslümanlığın %99.9 seviyelerinde kabul edildiği belirtilse de laiklik ilkesi gereği Türkiye Cumhuriyeti, Müslüman olarak nitelendirilemez veya Müslüman olmayan bir vatandaşın Müslüman vatandaştan daha geri bir planda olduğu iddia edilemez. Hatta dini reddedenlerin bile dini kabul edenlerle aynı statüde olduğu varsayılır.

Halkın İnanç Özgürlüğü

Anayasal düzeyde belirtilmiş olan laiklik, devletin inançlara olan bakış açısıyla halka yansır. Yukarıda ülkemizde %99.9 olarak açıklanan Müslümanlık oranının doğruluğu tartışma konusu olsa da, hatta bu oran doğru kabul edilse bile, bir bireyin farklı bir dinin mensubu olmayı seçmesi laiklik ilkesi ile koruma altına alınmış durumdadır. Hatta bir insanın yaratıcı inancına sahip olup tüm dinleri reddetmesi (deistlik) veya hiçbir yaratıcıya ve dinlere inanmaması (ateistlik) de laiklik ilkesinin koruması altındadır.

Laiklik ilkesi sayesinde bir dinin mensubu dinini özgürce yaşama güvencesi elde eder. Bu doğrultuda laiklik bir dinsizlik değil, herhangi bir dini özgürce yaşamanın güvencesidir.

İnsanların toplumda dini simgelerle dolaşması laiklik ilkesine zarar vermez; aksine onun gücünü gösterir; ancak bu dini simgeleri zorlama ile kullanmaları laiklik ilkesi ile bağdaşmaz; çünkü laiklik sadece devletlere değil kişilere de sorumluluklar yükler. Kısacası bir kadının kendi isteği ile türban takması laiklik ilkesinin güvencesidir; ancak kocası/devleti tarafından zorla türban taktırılması laiklik ilkesine karşıtlıktır.

Şimdi, ülkemizde laikliğe bakış açısını irdeleyelim.

Laiklik İlkesine Ülkemizdeki Bakış

Laiklik ilkesinin yanlış tanımlanması durumu içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur

3 Mart 1924 Devrim Yasalarının 94. yılında ülkemiz, muhafazakar olarak nitelendirilmiş, dini ön plana çıkaran bir parti tarafından yönetilmektedir. Hatta bu parti bir dönem laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile kapatılmanın eşiğinden dönmüş ve bu konuda kapatılmadan ciddi cezalar almıştır. (Detay Bilgi için bakılabilir: Ekşi Sözlük)

Bugünlerden, geriye gidersek devrim yasalarının kabul edildiği günden başlayarak laikliğin veya laik düzenlemelerin ciddi eleştiriler aldığını söylemek yanlış olmaz. Osmanlı Devletinin din eksenli tutumu, halkın laiklik ilkesini benimsemesi konusunda zorluklar yaratmıştır. Kurulmuş olan birçok parti laikliği ciddi eleştiriler yöneltmiş ve bu sistemi kaldıracaklarına dair seçmenlere sözler vermişlerdir. Hatta bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, zamanında laikliği dinsizlik olarak nitelendirmiş ve bir kişinin aynı anda hem Müslüman hem de laik olamayacağını dillendirmiştir (Kaynak). Sonrasında ise bunun tersi açıklamalar yaptığı gözlemlenmiştir.

Yakın zamanda üniversitelerde türban serbestisini getiren düzenleme bence laiklik yönünde atılmış olan bir adımdır; çünkü kişilerin dinlerini/inançlarını özgürce yaşamasına vesile olmuştur. Bunun yanında kamu kurumlarında çalışan kişilerin türban takma serbestliği de bence laiklik adına olumlu bir gelişmedir; ancak bu durumlar sadece Müslümanlara yönelik yapılmış düzenlemeler olup diğer dinler için bu yönde adımlar atılmamıştır. Dolayısıyla sadece bir dine yönelik bu adım tarafsızlık ilkesini zedeleyen ve bu yönüyle de bir anlamda laiklik ilkesine zarar veren bir düzenleme konumuna gelmiştir. Deyim yerinde ise kaş yaparken göz çıkartılmıştır.

Tersi doğrultuda türbanı üniversitelerde yasaklayan zihniyetin laiklik karşıtı bir tavra büründüğü bence doğrudur; çünkü kişilerin inançlarını özgürce yaşamasını engellemiştir.

Sonuç

3 Mart 1924 tarihinde kabul edilmiş Devrim Yasaları olarak nitelendirilen düzenlemeler ve sonrasında alınan kararlar 1937 yılında Türkiye Devletinin laik bir ülke olduğu tanımlaması sonucunu doğurmuştur. Bu sonuç, anayasal olarak da düzenlenmiştir. Hilafetin kaldırılmasından bugüne değin laik uygulamaların ve laiklik ilkesinin en üst düzeyde eleştirildiği gözlemlenmiştir.

Laiklik ilkesini, siyasetçisi, halkı, akademisyeni dahil hemen hemen herkes farklı yorumlamış ve bir tanım birliğine de varılamamıştır. Laiklik için atılan bir adım, dini özgürlüğü getirse de dinsizlik örneği olarak görülmüş ve yanlış sonuçlara sürüklenmiştir.

Örneğin bugün sadece belli bir dinin din adamlarına resmi nikah kıyma yetkisi vermek laiklik ilkesi ile çelişir vaziyettedir.

Diyanet İşleri, din işleridir. Bu kurumun sadece Müslümanlık üzerine yoğunlaşması laiklik ilkesi ile çelişir.

Demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan laiklik, herkesin savunması gereken bir ilke iken hatalı tanıtımlar ona karşıtlığı ön plana çıkartmıştır.

Daha iyi anlamak için daha iyi okumak ve daha iyi irdelemek gerekir.

“Türkiye laiktir, laik kalacak” sadece belli bir kesimin değil, herkesin şiarı olmalıdır düşüncesiyle yazıma son veriyorum.

Gökhan DAĞ (gokhandag.com)

iletisim@gokhandag.com

Bir Cevap Yazın